Bir varmış, bir yokmuş; evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, Kaf Dağı’nın ardındaki çok uzak bir ülkede zenginlik ve ihtişam içinde yaşayan bir Sultan varmış. Bu sultan sadece maddi zenginlikleriyle değil, aynı zamanda sanat ve bilgiye olan düşkünlüğüyle de tanınırmış. Sarayında her çeşit cevahir, elmas, zümrüt ve pek çok değerli hazineler saklıymış. Aynı zamanda çok mâhir bir sanatkârmış… Herkes onun sanatını, bilgi ve becerisini konuşurmuş.
Günlerden bir gün Sultan, halkına kendini daha iyi tanıtmak ve sanatını göstermek için muazzam bir saray yaptırmaya karar vermiş. Geniş ve görkemli bir alan seçmiş; inşaat ustaları, sanatkârlar ve zanaatkârlar orada bir araya gelmişler. Saray, zarif daireler, muhteşem salonlar ve en güzel süslemelerle donatılmaya başlanmış. Her köşesi, Sultan’ın sanatını ve zenginliğini yansıtacak şekilde tasarlanmış.
Sultan, saray tamamlandıktan sonra büyük bir ziyafet düzenlemeye karar vermiş. Bu ziyafette en leziz yemekler, en nadide içecekler ve çeşitli meyveler sunulacakmış. Her bir sofra, farklı yemek çeşitleriyle donatılacakmış ve her bir misafir, bu muhteşem ziyafetten nasiplenmek için saraya davet edilecekmiş.
Davet günü geldiğinde Sultan, bir öğretmeni görevlendirmiş. Bu öğretmen, sarayın güzelliklerini ve sanat eserlerini davetlilere tanıtacak, Sultan’ı daha iyi anlamaları için onlara rehberlik edecekmiş. Ve öğretmen, sarayın en büyük dairesinde olduğu sırada misafirlere seslenmiş:
— Ey ahali! Şu sarayın sahibi olan seyyidimiz, bu eserleri göstererek kendini size tanıtmak istiyor. Siz de onu tanıyınız ve güzelce tanımaya çalışınız. Bu muhteşem saray ve içindeki sanatlı eserler, onun maharetine ve zenginliğine işaret eden birer örnektir. Onu tanıyın, sanatını takdir edin, ona anlayışlı muhataplar olun ve ona itaat edin ve onun dost olduğunu bilin…
…
Bu konuşmayı dinleyen kalabalık iki gruba ayrılmış. Birinci grup, sarayın içindeki güzelliğe hayran kalmış. Gözleri fal taşı gibi açılarak her detayı incelemişler: “Acaba bu eserlerin sırrı nedir?” diye düşünmüşler.
Öğretmenin sözlerine kulak vererek sarayın sırlarını anlamak için yanına doğru ilerlemişler. Birinci grup, öğretmenin anlattıklarını dinledikten sonra Sultan’ın bilgisine, sanatına ve hayırseverliğine hayran kalıp onu daha iyi tanımaya çalışmışlar.
Onlar, Sultan’ı takdir ettikleri ve kıymet bilir oldukları için Sultan’ın daha özel saraylarına gitmeyi hak etmişler. Öğretmen de onları has saraya davet etmiş. Bu saray, Sultan tarafından özel olarak inşa edilmiş ve yalnızca en seçkin misafirler için hazırlanmış. Ziyafetler burada daha da görkemli bir şekilde devam etmiş.
…
Gelelim ikinci gruba… Onlar yalnızca masalardaki lezzetli yemeklere odaklanmışlar. Sarayın sanatıyla, değerli özellikleriyle hiç ilgilenmeyerek sadece midelerinin arzularını zevk almayı düşünmüşler. İçlerinden bazıları, öğretmenin uyarılarına kulak asmayarak sarhoş olup edebe aykırı hareketlerde bulunmuşlar. Sarayda bağırıp ortamın huzurunu bozmuşlar, etrafı dağıtıp Sultan’ın kurallarına karşı gelmişler. Sarayın askerleri de bu edepsiz davranışlarından ötürü onları hapse atmış.
Anlaşılmış ki güzellik ve sanatın derin anlamları, yalnızca yüzeydeki zevklerden ibaret değilmiş. Birinci grup, Sultan’ın sanatını takdir ederek ona zeki muhataplar olup saygı göstermişler ve bu sayede özel ödüller kazanmışlar. Fakat ikinci grup bencil ve açgözlülük yaparak sarayın kurallarını ihlal etmişler ve ceza almışlar.
…
Evet arkadaşlar! Bu masalı tabir edelim mi?
Hadi buyrun: O saray, yaşadığımız bu evrendir; tavanı yıldızlarla dolu gökyüzü, tabanı ise çiçeklerle kaplı yeryüzüdür. Bu sarayın sahibi, inşa edeni ve harika eserlerle dolduranı da her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten Allah’tır. Semavat ve yer, Allah’ın muhteşem eserleriyle doludur. Bu eserleri inceleyenler Allah’ı tanır ve ona hayran olurlar. Allah’ın yarattığı her şey mucizedir, yani ondan başkası öyle eserler yaratamaz; cansız maddelere can veremez…
Bu sarayın her bölümü, bir âlemdir: insanlar âlemi, melekler âlemi, yıldızlar âlemi, âhiret âlemi, bitkiler âlemi, canlılar âlemi gibi on sekiz bin âlem vardır ve her bir âlem kendine özgü bir düzenle yaratılır ve Allah her âlemi idare eder. Bu sarayda gördüğümüz güzellikler, nimetler ve yiyecekler, Allah’ın ilminin ve kudretinin mucizeleridir.
Sultan’ın gizli hazineleri ise Allah’ın isimleridir. Mesela Allah sana hayat verdi ve bu hayatı Hayy isminin hazinesinden verdi; sana benzersiz bir yüz verdi, bu yüzü Musavvir isminin hazinesinden verdi; hastalandığında şifanı Şâfi isminin hazinesinden veriyor; tüm güzellikler Cemil isminin hazinesinden geliyor… Bu konuyu şu örnekle daha iyi anlayabilirsin: Sinan bir mimardır ve eserleri olan camiler, hanlar, köprüler, hep onun mimar isminden çıkar. Biz onun yaptıklarını inceleyip onun mimar olduğunu anlar ve ona Mimar Sinan deriz. İşte böyle Allah’ın her bir ismi bir hazinedir ve her şey o isimlerin hazinelerinden gelir.
Peki ya öğretmen? Evet; sarayın öğretmeni Peygamberimiz Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâmdır. O kâinat kitabının öğretmenidir, biz öğrencileri yetiştirendir, ahiret yolcusu olan bizlere rehberlik eder. Saraydaki hizmetkârlar da meleklerdir.
Ziyafete davet edilenler ise, insan ve cin gibi misafirlerdir. Masaldaki iki grup: Birincisi, iman edip güzel işler yapanlar; Allah’a ve Resulüne itaat edenlerdir. Bunlar da iyi hallerine ödül olarak daha özel saray olan cennete davet almışlardır. İkincisi grup ise inanmayan, nefsine ve şeytana tâbi olanlardır. Bunlar haksızlık ve zulüm yapan, kendilerine verilen değerli hediyeleri kötüye kullanan ve kaybedenlerdir…
Ve işte masalımızın tabiri de burada bitti.
Gökten bütün sorulara cevap veren bir Kitap geldi, okuyup anlayanlar muradına erdi… Bilin bakalım bu kitabın ismi neydi?
Sesini Yükselt!
Yorumunu Herkesle Paylaş En Çok
Beğeni Alan Yorum En Üstte Yayınlansın.
Yorum yapabilmek için giriş yapınız